Biz lise I deyken (1939) yazın öğretmenimiz —Tanrı kabul etsin— Halit Fahri Ozansoy’du. Öğreni betiğimiz, Ali Canip Yöntem’in Edebiyat adlı betiğiydi. İçinde at nalı gibi puntolarla bir başlık vardı: «Tenkit». Bu «Tenkit» konusunda hiç unutmadığım bilgi şu «Münekkit, tarafsız olmalıdır. Kendi duygularını tenkide karıştırmamalıdır.»
O zamanlar öğrenim yılı, üçer aylık üç döneme ayrılırdı, ilk iki dönemin sonunda —şimdi artık okul bitirirken bile yapılmayan— çok «ciddi» yazılı sınavlar yapılırdı. Çocuklar ayrı ayrı oturtulur, sorular yazdırılır, gözcüler fır döner, kopya mopyaya izin verilmez, yakalananlar hapı yutardı. (Üçüncü karne ise «kanaat»le not alınırdı.) Neyse… İşte bizim —I. mi, II. mi pek bilemiyorum— bu yazılı sınavlarımızın birinde sorulardan biri. «tenkit»ti. Ben, dönem içinde dikkatimi çekmiş bulunan bu sorunun yanıtını döktürmüştüm.
Bunca anı, şundan ileri geliyor : Ben bu yazımda, —eleştiri ne haddime, bu tanıtma yazımda— yansız değil, alabildiğine duygusal olacağım. Neden mi? Onu da anlatayım : Benim annem, babadan yana Avanos’lu sayılır. Çocukluğumda evin bir köşesinde inmeli bir Avanos’lu dede otururdu. Hem İstanbul’da oturan, hem de giden, gelen, kalan Avanos’lularla ev dolar, taşardı. Biz de bir kez, 1933 yazında annemle Avanos’a gitmiş, beşon gün kalmıştık. 1942 yazında, işte bu akrabalardan biri (Mustafa Dayı), İstanbul’a geldi. Beni, bir de, bir arkadaşının oğlu olan Nihat Karaveli’yi (o zamanlar «Karaeğeoğlu»ydu] aldı. Önce Ankara’ya gittik. Orada kendi çocuklarını da kattı, bizi Avanos’a gönderdi. Nihat Karaveli’yle özdeş okuldandık. O, benden iki sınıf küçüktü.
Avanos’a gittik; Mustafa Dayı’nın baba evine, Ali Dayı’nın yanına indik. Ali Dayının —taşrada pek görülmeyen şey— bir tanecik oğlu var: Faruk. Faruk, o zamanlar ya liseyi bitirmiş, ya da bitirecek. Biz, orada bir sürü konu komşu, çoğu akraba çocuğu, bir küme oluşturduk. Her gün bağa, bayıra gidiyor, akşamlan da bir gürültü, şamata tartışıyoruz. Efendim, konumuz, yurt sorunları, sanat sorunları…
Bir sürü iri iri lâflar…
Gittiğimiz ilk günlerden birinde kara kuru bir genç getirdiler. «Bu da şair» dediler. «Ulan», dedik içimizden, «böyle de şair mi olur?» Yaşı büyük olmanın, büyük kentten gelmenin, büyük okullarda okumanın verdiği bir tepeden bakışla, bizim şairi şöyle bir yokladık. «Eh, fena değil, ama bin fırın ekmek gerek, adam olması için.» Demek bin. fırın ekmek yemiş ki, o günkü o çelimsiz, sessiz köy delikanlısı, bugün Abdullah Rıza Ergüven oldu.
İşte bu yazmada Abdullah Rıza Ergüven’in yapıtı Yarınları Beklerken’i (Yaba Yayınlan; Ankara, 1982) tanıtmak istiyorum, sizlere. Bu elbette duygusal bir eleştiri olacak. Bir kez, yazan, dediğim gibi, kırk yıllık dost. İkincisi, dede yurdumun —o ilk gördüğüm— 1933′lü yıllarını anlatıyor. Daha üçüncüsü, dördüncüsü… gelecek aşağılarda. İnsan duygusal olmaz da ne olur, böyle bir yazıda?.
Yarınları Beklerken, bir bakıma, Abdullah Rıza Ergüven’in çocukluk, ilk gençlik yıllarına ilişkin özyaşam öyküsü. Nedir ki, bu arada, Avanos’un o yıllardaki toplumsal ve tutumsal görünümünüde çiziyor.
Gödeler’den Rıza Efendi’den olma, Dedeler’den Zeynep ten doğma «çakır gözlü» Abdullah Rıza, okumaya çok düşkün, yetenekli bir küçük oğlandır. Ailenin bütün varı-yoğu, umudu, bu «okuyan oğlan»dır. Baba, bir zamanlar öğretmenlik, süvari mübaşirliği yapmış; şimdilerde nalbant, daha sonraları başgardiyanlık yapacak Rıza Efendi’dir. Rıza Efendi, diyebiliriz ki yapıtın en canlı, en yaşayan kişisidir. Dürüsttür (öğretmenlikten o yüzden ayrılmıştır); insancıldır (başgardiyanlıktan da o yüzden atılır); duygulu, düş dolu, umut dolu bir insandır. Gerçekleri hiç hesaba katmadan her zaman umut doludur; olmayacak işlere kalkışır ve her kez de düş kırıklığına uğrar. Ana ise, gerçekçi, ailenin bütün yükünü üstlenmiş bir Anadolu anasıdır. Eli ekmek tutmamış, başında kavak yelleri esen bir ağabeyle, sonradan gelin giden bir ablayı da sayarsak, aile bireyleri tamamlanmış olur.
Ergüven’giller, yoksul, alabildiğine geçim sıkıntısı çeken bir ailedir. «Birkaç ağaç, ufak bir tarla, iki üzüm bağı» (s. 8, 42).
İşte hepsi bu. «Yoksulluk, az çok herkesin başındaydı. Kimi çanakçılık, halıcılık, çiftçilikten; kimileri de üzümcülükle meyvecilikten geçimini sağlıyordu… Buğday, üzüm istenildiği anda paraya çevrilemiyordu.» (s. 25) «Bütün kötülüklerin anası olarak yoksulluk biliniyordu.» (s. 37) Görülüyor ki o zamanlar, Avanos, tam bir kapalı tutumsal (ekonomik] düzeni içinde yaşıyordu. Gerçekten de Avanos, bütün belirleyici nitelikleriyle, bin yıldan beri değişmemiş bir Ortaçağ görünüm, tutum ve yaşayışı içindeydi.
Bu niteliklerden biri de, yaşamı düzenleyen değer yargılarım biçimlendiren, gelenek ve göreneklerdi. Daha ilk yanalda (sayfada) çocuğu olmayan bir kadının üzüncüyle karşılaşırız. Bir iki yanal sonra, ise, «namus uğruna» canına kıyan bir kadın çıkıyor, karşımıza. Kız isteme, görücü ile evlenme, cinsel bunalımlar, avrat oynatmalar, adam öldürmeler, yaralamalar, —bir tür bağbozumu şenlikleri olan— binlik… Ve en önemlilerinden biri: Ses saklama. Ses saklama, —bugün bile az da olsa geçerli— gelinin kaynatası yanında konuşmaması geleneğidir. Bu bakımdan yapıt, bir töre romanı niteliği de taşıyor.
İşte bütün bu gelenekler, göreneklerdir ki «en masum sevgilere bile yasaklar getirmiştir.» (s. 62) Bu cinsel doyumsuzluklar, topluma kaçgöçü getirmiştir. Kadın yüzünden kavgalar olur, adamlar yaralanır. Abdullah Rıza’nın ablası evlendikten sonra, ağabeysinin düştüğü ruhsal durum ve evlenme isteği bile, biraz Freud kokar.
Nedir ki, bütün bu yasaklamalara karşın doğa buyruğunu yürütür; kaçamak seviler sürer gider. Bunlardan birini de Abdullah Rıza, henüz yeniyetmeyken yaşamıştır. Diyebiliriz ki, Yarınları Beklerken’ de —babadan sonra— Çizilen en canlı tip, Selma’dır. Selma, yaşça Abdullah Rızam dan büyüktür ve hep o, istekli, hep o etken durumdadır. Hep o ister öpüşmeyi, birlikte ırmağa girmeyi.
Yalnız Selma’nın değil, altmışa yakın kişinin adı geçer, yapıtta. Bunların en unutulmazlarından biri de, Loğmen dir. Asıl adı Osman olan Loğmen, bir bilge kişidir. Doğa üstüne, tanrı üstüne, yazgı üstüne bilgece sözler söyler. Herkesi ağzına baktırır. Büyük bir saygı uyandırır çevresinde. Loğmen’in karşıt tipi, Hafızağa dır. Hafızağa, kitapta belirtilmiyor, ben sonradan öğrendim— mahallenin imamıdır. Hafızağa, herşeyin Tanrı’dan geldiğini söyler, yazgıcıdır.
Şunu da söyleyeyim ki. Yarınları Beklerken’de adı geçen kişiler adı anılacak gerçek kişilerdir. Olaylar da gerçek. Nereden mi biliyorum? Bir kez bu adların bir bölüğü akrabamdır. Örneğin, Hacelaların Faruk, Refiga, Ale-fendi (Faruk’un annesiyle babası ki, 1942′de biz onların evine inmiştik) Enver, Bunlar, Abdullah Rıza’nın ana soyu Dedeler e de akraba düşerlermiş. Sonra sordum soruşturdum: Kitapta geçenlerin hepsini, Miçav’ın Ahmet’i Öte-geçeli Ceritler’in Ümmüs’ü, Uluyusufların İhsan efendi’yi hepsini, hepsini, Avanoslu akrabalar tanıyorlar ve olayları onaylıyorlar. Bu yazının duygusal olmasının bir nedeni de bu işte. Dahası var; sonra söyleyeceğim.
Kitaptaki yan bilge kişilerden biri de, arabacı Çarıklıların İbrahim’dir. Yörenin tarihsel değerini bilen tek kişi odur. «Tarih gönülü değerini bilene tarih, bütün bu topraklar» der. (s. 71). Onun dediği değer, yıllar sonra bilinmiştir. Bugün o yöre, Kapadokya, Türkiye’nin bir numaralı turistik bölgesidir.
Geçen yıl Ahlat’a gittik. Birkaç saat kaldık. Bir zamanların Avanos’unu yaşadım orada. Kapalı bir tutumsal düzen içinde yaşıyor; kendi ürettiğini kendi tüketiyor. Bağlı bulunduğu Bitlis’e, Tatvan’a bir yolu bile yok. Bir zamanlar Avanos da öyleydi. Gece yarısı Himmetdede’de trenden inilir, varsa posta arabasına binilir, arabaların gide gele yol ettiği bir toprak yoldan altı saat gidilir, Avanos’a öyle’ varılırdı. Bugün de Ahlat öyle. Bütün Van Gölü nü dolaşacaksın da Ahlat’a ulaşacak, o eşi bulunmaz sin taşlarım, kümbetlerini, anıtlarını göreceksin. Bir zamanlar ki Avanos’u anımsadıkça, buraların bir gün ulusal parklarıyla, tarih değerleriyle bir turistik bölge ve kentin çağdaş bir kent oluşunu düşledim. Dönelim gene Yarınları Beklerken e. Burada kitabın diline değinmeliyim. Abdullah Rıza Ergüven, bugüne değin niçin düzyazı yazmamış, bilmem. Çok güzel, çok akıcı, şiirsi bir dili var. Tümceleri kısa kısa. Uçu uçu veriyor okurken. Öylesi yeğni (hafif) bir dil. Üstelik şiirsi. Loğmen dışında, hiçbir konuyu derinliğine işlemiyor. Hele lafı uzatmıyor. Değini değiniveriyor. Sanki herkes Avanos’u bilirmiş, ya da bir Avanosluya anlatıyormuş gibi. Sanki herkes, tandır ekmeği pişirmesini, hah kesmesini, çömlek yapmasını, pekmez kaynatmasını biliyormuş gibi.
Yerel dili de çok güzel, yerinde ve ölçülü kullanıyor. Birtakım yerel sözcüklerin anlamını bile vermemiş «boyam» gibi okuyuş «selek» gibi, bakımından iyi de olmuş. (Belki sona bir küçük sözcükçe konabilirdi?)
Yarınları Beklerken, iyi bir belge değeri de taşıyor. Yazar, şöyle bir değinip geçtiği konuları ve ötekileri ayrıntılarıyla betimler ve öykü biçiminde yazarsa, belgelik tamamlanmış olur.
Yazdıklarımı bir kez daha okudum ve anladım ki, yapıtı iyi yansılamamışım. En iyisi, siz kendiniz okuyun daha iyi.
Ha, bakın az daha unutuyordum! Bıldır ortanca oğlum, evlendi. Avanoslu bir gız aldı. Damadım gibi (evet, o da Avanoslu), gelinim de Avanoslu. Hem kim çıktı, biliyor musunuz? Loğmen’in torununun kızı. İki ay önce bir torunumuz oldu. Yani, Loğmen’in torununun torunu, benim de torunum oldu. Gel de duygusal olma şimdi!
Satı ERİŞEN