Rahmetli ozan Ali Rıza Ergüven

Rahmetli ozan Ali Rıza Ergüven’i Türkiye’de çok az kişi tanır, diye düşünüyorum. Bu yazının bir amacı da, onu tanımayanlara tanıtmak, tanıyanlara da anımsatmaktır.
Rıza Beyi ben 1967 yılında İsveç’te tanımıştım. Kendisi son derece güzel konuşan, şiirler yazan, uzun boylu, mavi güzlü, yakışıklı ve güzel giyinen bir insandı.
İlk eşi, Türkiye’nin ilk ve ünlü spikerlerden Jülide Gülizar’dı. Rıza Bey Jülide Hanımdan ayrıldıktan sonra İsveç’e gitmişti. Daha doğrusu, yazdığı şiirlerden dolayı siyasî iktidar, çalıştığı devlet dairesinde, oturduğu sandalyeyi ve çalıştığı masayı elinden almış, onun huzurunu kaçırmış ve ülkeyi terk etmeye zorlamıştı.
İsveç’te, daha önce Belçika’da tanıştığı İnger isimli İsveçli bir öğretmenle evlenmişti. Bir ara, kendisi ile birlikte Stockholm’de Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak da çalışmıştık.
Rıza Beyle, gerek ben evlenmeden önce, gerek evlendikten sonra sık sık buluşup değişik konularda konuşuyorduk. Hatta, İsveç’e ilk gittiğim yıllarda Türk Birliği ve Toplumcu Oba dergilerini de çıkarmıştık.
Bir gün Rıza Bey bize geldi. Elinde “Vİ” diye bir İsveç dergisi vardı. Dergide, onun doğup büyüdüğü Avanos anlatılıyordu. Rıza Bey çok efkârlanmıştı. Bana Türkiye’ye gidince Avanos’u görmemi, sonra da kendisine izlenimlerimi anlatmamı söylemişti.
Bize Avanos’ta Kızılırmak’ın nasıl nazlı nazlı aktığını, kayısı ağaçlarını, dut ağaçlarını, üzüm bağlarını anlattı ve her tarafın yemyeşil olduğunu söyledi.
Bir gün eşim Ümran ile birlikte yolumuz Göreme’ye düştü. Oraya gidip de Rıza Beyin memleketini görmemek olamazdı. Bir araba kiralayıp yola koyulduk. Yolun sağı solu, seramik, çömlek kırıkları ile doluydu. Ozan Cahit Külebi nin, “Kör de bilir Avanos’un yolunu, çanak çömlek kırığından bellidir” dizeleri, gerçeğin ta kendisiydi ve hâlâ geçerliydi.
Avanos’a vardık. Ama ortada ne bir ırmak vardı, ne de nazlı nazlı akan su. Ağaçlar hastalıktan yapraklarını dökmüştü. Rıza Beyin bahsettiği ulu dut ağaçları bile bize maki bitkileri gibi geldi.
Hele yeşillikten hiçbir eser yoktu. Rıza Bey bize, gerçek Avanos’u değil, gençlik yıllarını anımsayarak, hayal dünyasındaki Avanos’u anlatmıştı.
Bir gece vakti, aydınlatılmış peri bacalarını ve mağaralarını görmeğe gittik. Tepeden inerken, ovanın üstüne, tepsi gibi ayın ışıklarının vurduğunu görünce, o görkemli manzaraya bayıldık. Otele dönerken, toprak bir damın önünde, toprak rengini almış, üstü başı perişan yaşlı bir kadın gördük. Bir an o yaşlı kadının Hititler’den, hatta Hattiler’den beri yaşamakta olduğunu düşündüm ve Bülent Ecevit’in Anadolu kadınları üstüne, bu konuda yazdığı şiirini anımsadım:

Pülümür’ün Yaşsız Kadını

Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü

Bir asa vardı elinde
Bir solmuş krallığın
Kadifeden harmanisi üzerinde
Bir Hititliydi o, bir Selçukluydu
Bir Türk

Avanos dönüşü İsveç’e gittik ve tabii ki Rıza Beyi gördük. Ona, dünyalar güzeli (!) Avanos’unu beğenmediğimizi söyleyemezdik, çünkü onun dünyasını karartmaya hakkımız yoktu gurbet elde. Ne de olsa İsveç ona altın kafes, Avanos da vatandı.

Yrd. Doç. Dr. Osman Nuri YILDIRIM
Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Öğretim Üyesi

Yorum yapın

You must be logged in to post a comment.