viagra online sildenafil citrate Tramadol

Archive for the ‘Avanos’ Category.

Avanos Binnikleri (binlik)

Bin yılların birikimi olan kültürler ne yazık ki günümüzde hızla yok olmaktadır. Binlikler tüm Kapadokya da sadece Avanos’ta yapılmaktadır. Gelenek olarak bu şenlikler Üzümün kutsanmasıdır.
Üzüme ilk alaca düştüğünde başlar, hasatla sona ererdi. Her hafta Pazar günleri Avanoslular bir araya gelir fırın eti pişirilir, birbirlerini sevenler üzüm bağlarına giderek eğlenirdi. Alpış, Çayağıl, Derinöz, Karşıbağ binnikleri başlıcalarıdır. 12 Eylül 1980′den sonra yasaklanmış ve bu gelenek tükenmiştir. Halkımızın kalbinde güzel anılarla yaşamaya devam etmektedir.

Binnik Kültürü (yazar Mustafa Şibik)

Avanosluların sağlıklı beslenmesinde büyük payı olan üzümün haklı olarak kutlamalarıda pek coşkulu olur.
Avanos’ta üzüm salkımlarının alaca alaca siyaha dönüşmesiyle birlikte; yalnız Avanos’a özgü, umutların müjdeleyicisi,Binnik şenlikleri başlar.Delikanlılar sabahın köründe girdikleri İşliklerde gün boyunca imal ettikleri, yaş küpleri, testileri,canakları yanalaklara kurutulmak için taşındıktan sonra en temiz en güzel giysiler,dolaplardan çıkar.Genç kızlar ise günün son ilmiklerini çehizlik halılarına atarlar. İlk Binnik Karşıbağda,ikincisi Eseböğnü’nde,üçüncüsü ise Çalıpınar da ve Ötegeçe’de kutlanır. Geçimini üzüm,halı ve çanak’dan sağlıyan Avanos halkı için,Binnik’ coşkusu çok önem taşır. Kızılırmak boyunca uzanan yüksek ince rıhtımda bir taraftan;düşmemek için,alımlı adımlarla yürümeğe özen gösteren gençlerin nefeslerini gögüs atışlarını en yakın hissettikleri ortamlardandır.Kızılırmak’ın akışı coşkuya,rengi ise gümüşe dönüşür.
Avanos’lular için Binnik te buluşmak,iğde kokulu yollarda beğeniye sunulmak kadar güzel, haz verici bir başka davet olduğunu hatırlamıyorum.
Esenlik dileklerimle sevgi dolu selamlar.

Mustafa Şibik

Avanos’ta Binnik var

Bir darı düştü.
Özlem sarhoşluğunda,
Yalpanarak sarp yamaclara,
Körpe toprağın
Derin gamzesine…
Hitit ezgileri arasında
Turna’nın gagasında ki,
Al al olmuş
Hasret başaktan.

Avanos’un Sihirli Çamuru

Sihirlidir Kapadokya.
Kapadokya’nın en sihirli yeri ise Avanos.
Nereden mi gelir bu sihir.Çamurdan, evet bildiğiniz çamur.
Avanos’u ikiye böler Kızılırmak ve Tommiks’lerden , Teksas’lardan kalmış gibi çizgi roman bir asma köprü geçer ırmağın üstünden.
Kızılırmak çamur verir, alır Avanos halkı bu çamuru sanki hamur olur çamur ellerinde, bir sanat eserine dönüşür bir anda.
Sokağında gezen adamı sanatçıdır Avanos’un ama ne kadar sanatçı olduğunu bilmez.
Doğduğundan beri çamurda oynadığından doğal gelir ona çamuru bir anda testiye, çanağa,çömleğe dönüştürmek.
Dışarıdan da sanatçılar gelir Avanos’a.
Ressam Necati Ayden bunlardan biri.
Sırf çamur aşkına çoluk çocuk İstanbul’da Necati Baba Avanos’ta.
Çamur üstüne bakır döğer de elinde çekiçle gören sanayi ustası sanır önce.
Bedri Rahmi’nin öğrencisi Necati baba işini bitirince ortaya çıkan şaheseri görenler anlar çekiçle neler yapılabileceğini.
Kartviziti bile ilginçtir Necati babanın “Çıkmaz Sokak” yazar adres hanesinde sadece.
Üzümü de boldur şarabı da Avanos’un
Bilinmez, belki babalarının kanından geçen şarap sarhoş eder de bebeleri, büyüyünce de çok içerler şarabı.
Bi de nara atışları var ki dillere destan.”Aaaab” diye bağırırlar serleri hoş olunca.
Bir rivayete göre eskiden, bilindik nara atınca Avanos’lular gecenin yarısı, nezarette ayılırlarmış sabahına.
Sonra bakmışlar bu böyle olmayacak “Aaaab” diye bağırmaya başlamışlar.
Gecenin karanlığından Bekçi Memed gelip de “nööörüyon guzum” deyince, “Susadım da su istiyom komşulardan…” olmuş bahane.
Yaz kış turist kaynar Avanos.
Kendi dillerini bile şiveli konuşan Avanos halkı özellikle Fransızca’yı Fransızlardan iyi konuşur.
Hatta Avanos’un tek gitaristi Bahri, türküleri bile Fransızca söyler nasıl olursa “Al Fadimem”‘in Fransızı!
Eskilerde kayaların içinde yaşarmış Avanos’lular.
Erciyes’in lavlarından oluşan kayaları oyup içlerini ev yaparlarmış.
Herkes oyamazmış kayaları onun da ustası var.
Avanos’un kaya altı haritasını ezbere bilen ustalar.
Kaç metrekare mi evler?
Komşunun evine girene kadar kaz kayayı büyüt evini ama hesabını kitabını bil de kafana yıkılmasın evin barkın.
Şimdilerde bina olmuş her taraf.
Kayalardan oyma evler ise turistik amaçlarla veya narenciye deposu olarak kullanılmakta, yazın soğuk kışın sıcak olduğu için içleri.
Halkı kışın aynı çanaktan çorba içer, yaz geldi mi turist sayısı arttıkça düşman olur birbirine. tekrar kış gelip barış sağlanıncaya kadar.
Kimi çanak satar, kimi halı.
At üzerinde geziler düzenleyip, pansiyon işletir bazıları.
Bi de Galip vardır meşhur, saçını keser de adamın çanak atölyesinin duvarına asar.
Yetmiş iki milletin saçı süsler Galip’in atölyesinin duvarlarını.
Dışarıdan gelip ticaret yapan adamı pek sevmeseler de baştan, bir kışı onlarla geçirip çorba içince aynı tastan, onlardan biri olur çıkar insan.
“Bir bardak suyunu içip bir de kaldırımına kıçın değerse, oturup da çay içmek için bir dükkanın önünde vazgeçemez insan” derler Avanos’ta.
Daha da bir sürü şey var anlatılacak ama nasılsa onları da anlatır tüm bunları anlatan.
Kim mi anlatıyor tüm bunları?
Avanos’un suyundan içip kaldırımında oturmuş bir adam…..

Koray SIPÇIKOĞLU – 25 Haziran 2001, Pazartesi

Rahmetli ozan Ali Rıza Ergüven

Rahmetli ozan Ali Rıza Ergüven’i Türkiye’de çok az kişi tanır, diye düşünüyorum. Bu yazının bir amacı da, onu tanımayanlara tanıtmak, tanıyanlara da anımsatmaktır.
Rıza Beyi ben 1967 yılında İsveç’te tanımıştım. Kendisi son derece güzel konuşan, şiirler yazan, uzun boylu, mavi güzlü, yakışıklı ve güzel giyinen bir insandı.
İlk eşi, Türkiye’nin ilk ve ünlü spikerlerden Jülide Gülizar’dı. Rıza Bey Jülide Hanımdan ayrıldıktan sonra İsveç’e gitmişti. Daha doğrusu, yazdığı şiirlerden dolayı siyasî iktidar, çalıştığı devlet dairesinde, oturduğu sandalyeyi ve çalıştığı masayı elinden almış, onun huzurunu kaçırmış ve ülkeyi terk etmeye zorlamıştı.
İsveç’te, daha önce Belçika’da tanıştığı İnger isimli İsveçli bir öğretmenle evlenmişti. Bir ara, kendisi ile birlikte Stockholm’de Yüksek Öğretmen Okulunda öğretim görevlisi olarak da çalışmıştık.
Rıza Beyle, gerek ben evlenmeden önce, gerek evlendikten sonra sık sık buluşup değişik konularda konuşuyorduk. Hatta, İsveç’e ilk gittiğim yıllarda Türk Birliği ve Toplumcu Oba dergilerini de çıkarmıştık.
Bir gün Rıza Bey bize geldi. Elinde “Vİ” diye bir İsveç dergisi vardı. Dergide, onun doğup büyüdüğü Avanos anlatılıyordu. Rıza Bey çok efkârlanmıştı. Bana Türkiye’ye gidince Avanos’u görmemi, sonra da kendisine izlenimlerimi anlatmamı söylemişti.
Bize Avanos’ta Kızılırmak’ın nasıl nazlı nazlı aktığını, kayısı ağaçlarını, dut ağaçlarını, üzüm bağlarını anlattı ve her tarafın yemyeşil olduğunu söyledi.
Bir gün eşim Ümran ile birlikte yolumuz Göreme’ye düştü. Oraya gidip de Rıza Beyin memleketini görmemek olamazdı. Bir araba kiralayıp yola koyulduk. Yolun sağı solu, seramik, çömlek kırıkları ile doluydu. Ozan Cahit Külebi nin, “Kör de bilir Avanos’un yolunu, çanak çömlek kırığından bellidir” dizeleri, gerçeğin ta kendisiydi ve hâlâ geçerliydi.
Avanos’a vardık. Ama ortada ne bir ırmak vardı, ne de nazlı nazlı akan su. Ağaçlar hastalıktan yapraklarını dökmüştü. Rıza Beyin bahsettiği ulu dut ağaçları bile bize maki bitkileri gibi geldi.
Hele yeşillikten hiçbir eser yoktu. Rıza Bey bize, gerçek Avanos’u değil, gençlik yıllarını anımsayarak, hayal dünyasındaki Avanos’u anlatmıştı.
Bir gece vakti, aydınlatılmış peri bacalarını ve mağaralarını görmeğe gittik. Tepeden inerken, ovanın üstüne, tepsi gibi ayın ışıklarının vurduğunu görünce, o görkemli manzaraya bayıldık. Otele dönerken, toprak bir damın önünde, toprak rengini almış, üstü başı perişan yaşlı bir kadın gördük. Bir an o yaşlı kadının Hititler’den, hatta Hattiler’den beri yaşamakta olduğunu düşündüm ve Bülent Ecevit’in Anadolu kadınları üstüne, bu konuda yazdığı şiirini anımsadım:

Pülümür’ün Yaşsız Kadını

Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu
Yaşını sordum bir giz gibi güldü
Kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
Yüzüne baktım bir giz gibi güldü

Bir asa vardı elinde
Bir solmuş krallığın
Kadifeden harmanisi üzerinde
Bir Hititliydi o, bir Selçukluydu
Bir Türk

Avanos dönüşü İsveç’e gittik ve tabii ki Rıza Beyi gördük. Ona, dünyalar güzeli (!) Avanos’unu beğenmediğimizi söyleyemezdik, çünkü onun dünyasını karartmaya hakkımız yoktu gurbet elde. Ne de olsa İsveç ona altın kafes, Avanos da vatandı.

Yrd. Doç. Dr. Osman Nuri YILDIRIM
Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Öğretim Üyesi

A.Rıza ERGÜVEN’in iki şiiri

Hititler gelmiş

daha batıya

Lidyalılar, Frigyalılar sonra

Keltler gelmiş gitmiş

Doğum yerim Avanos’a

Çamurlu suyundan içtiğim

Kızılırmak ovasına

Ah!.. Ne çok tarihim varmış!

A.R.Ergüven

Adımı yazdım bir ceviz ağacına

Kaç kazan türkü yaktım Avanos’ta

Anam eşekten düştü

Avanos-Himmetdede yolunda

Ben Kayseri’de okurken

Cızz etti yüreğim-vay benim anacığım

A.R.Ergüven

DUYGUSAL BİR ELEŞTİRİ (Yarınları beklerken-A.R.Ergüven) Yazan: Satı ERİŞEN

Biz lise I deyken (1939) yazın öğretmenimiz —Tanrı kabul etsin— Halit Fahri Ozansoy’du. Öğreni betiğimiz, Ali Canip Yöntem’in Edebiyat adlı betiğiydi. İçinde at nalı gibi puntolarla bir başlık vardı: «Tenkit». Bu «Tenkit» konusunda hiç unutmadığım bilgi şu «Münekkit, tarafsız olmalıdır. Kendi duygularını tenkide karıştırmamalıdır.»
O zamanlar öğrenim yılı, üçer aylık üç döneme ayrılırdı, ilk iki dönemin sonunda —şimdi artık okul bitirirken bile yapılmayan— çok «ciddi» yazılı sınavlar yapılırdı. Çocuklar ayrı ayrı oturtulur, sorular yazdırılır, gözcüler fır döner, kopya mopyaya izin verilmez, yakalananlar hapı yutardı. (Üçüncü karne ise «kanaat»le not alınırdı.) Neyse… İşte bizim —I. mi, II. mi pek bilemiyorum— bu yazılı sınavlarımızın birinde sorulardan biri. «tenkit»ti. Ben, dönem içinde dikkatimi çekmiş bulunan bu sorunun yanıtını döktürmüştüm.
Bunca anı, şundan ileri geliyor : Ben bu yazımda, —eleştiri ne haddime, bu tanıtma yazımda— yansız değil, alabildiğine duygusal olacağım. Neden mi? Onu da anlatayım : Benim annem, babadan yana Avanos’lu sayılır. Ço­cukluğumda evin bir köşesinde inmeli bir Avanos’lu dede otururdu. Hem İstanbul’da oturan, hem de giden, gelen, kalan Avanos’lularla ev dolar, taşardı. Biz de bir kez, 1933 yazında annemle Avanos’a gitmiş, beşon gün kalmıştık. 1942 yazında, işte bu akrabalardan biri (Mustafa Dayı), İstanbul’a geldi. Beni, bir de, bir arkadaşının oğlu olan Nihat Karaveli’yi (o zamanlar «Karaeğeoğlu»ydu] aldı. Önce Ankara’ya gittik. Orada kendi çocuklarını da kattı, bizi Avanos’a gönderdi. Nihat Karaveli’yle özdeş okuldandık. O, benden iki sınıf küçüktü.
Avanos’a gittik; Mustafa Dayı’nın baba evine, Ali Dayı’nın yanına indik. Ali Dayının —taşrada pek görülmeyen şey— bir tanecik oğlu var: Faruk. Faruk, o zamanlar ya liseyi bitirmiş, ya da bitirecek. Biz, orada bir sürü konu komşu, çoğu akraba çocuğu, bir küme oluşturduk. Her gün bağa, bayıra gidiyor, akşamlan da bir gürültü, şamata tartışıyoruz. Efendim, konumuz, yurt sorunları, sanat sorunları…
Bir sürü iri iri lâflar…
Gittiğimiz ilk günlerden birinde kara kuru bir genç getirdiler. «Bu da şair» dediler. «Ulan», dedik içimizden, «böyle de şair mi olur?» Yaşı büyük olmanın, büyük kentten gelmenin, büyük okullarda okumanın verdiği bir tepe­den bakışla, bizim şairi şöyle bir yokladık. «Eh, fena değil, ama bin fırın ekmek gerek, adam olması için.» Demek bin. fırın ekmek yemiş ki, o günkü o çelimsiz, sessiz köy delikanlısı, bugün Abdullah Rıza Ergüven oldu.
İşte bu yazmada Abdullah Rıza Ergüven’in yapıtı Yarınları Beklerken’i (Yaba Yayınlan; Ankara, 1982) tanıtmak istiyorum, sizlere. Bu elbette duygusal bir eleştiri olacak. Bir kez, yazan, dediğim gibi, kırk yıllık dost. İkincisi, dede yurdumun —o ilk gördüğüm— 1933′lü yıllarını anlatıyor. Daha üçüncüsü, dördüncüsü… gelecek aşağılarda. İnsan duygusal olmaz da ne olur, böyle bir yazıda?.
Yarınları Beklerken, bir bakıma, Abdullah Rıza Ergüven’in çocukluk, ilk gençlik yıllarına ilişkin özyaşam öyküsü. Nedir ki, bu arada, Avanos’un o yıllardaki toplumsal ve tutumsal görünümünüde çiziyor.
Gödeler’den Rıza Efendi’den olma, Dedeler’den Zeynep ten doğma «çakır gözlü» Abdullah Rıza, okumaya çok düşkün, yetenekli bir küçük oğlandır. Ailenin bütün varı-yoğu, umudu, bu «okuyan oğlan»dır. Baba, bir zamanlar öğretmenlik, süvari mübaşirliği yapmış; şimdilerde nalbant, daha sonraları başgardiyanlık yapacak Rıza Efendi’dir. Rıza Efendi, diyebiliriz ki yapıtın en canlı, en yaşayan kişisidir. Dürüsttür (öğretmenlikten o yüzden ayrılmıştır); insancıldır (başgardiyanlıktan da o yüzden atılır); duygulu, düş dolu, umut dolu bir insandır. Gerçekleri hiç hesaba katmadan her zaman umut doludur; olmayacak işlere kalkışır ve her kez de düş kırıklığına uğrar. Ana ise, gerçekçi, ailenin bütün yükünü üstlenmiş bir Anadolu anasıdır. Eli ekmek tutmamış, başında kavak yelleri esen bir ağabeyle, sonradan gelin giden bir ablayı da sayarsak, aile bireyleri tamamlanmış olur.
Ergüven’giller, yoksul, alabildiğine geçim sıkıntısı çeken bir ailedir. «Birkaç ağaç, ufak bir tarla, iki üzüm bağı» (s. 8, 42).
İşte hepsi bu. «Yoksulluk, az çok herkesin başındaydı. Kimi çanakçılık, halıcılık, çiftçilikten; kimileri de üzümcülükle meyvecilikten geçimini sağlıyordu… Buğday, üzüm istenildiği anda paraya çevrilemiyordu.» (s. 25) «Bütün kötülüklerin anası olarak yoksulluk biliniyordu.» (s. 37) Görülüyor ki o zamanlar, Avanos, tam bir kapalı tutumsal (ekonomik] düzeni içinde yaşıyordu. Gerçekten de Avanos, bütün belirleyici nitelikleriyle, bin yıldan beri değişmemiş bir Ortaçağ görünüm, tutum ve yaşayışı içindeydi.
Bu niteliklerden biri de, yaşamı düzenleyen değer yargılarım biçimlendiren, gelenek ve göreneklerdi. Daha ilk yanalda (sayfada) çocuğu olmayan bir kadının üzüncüyle karşılaşırız. Bir iki yanal sonra, ise, «namus uğruna» ca­nına kıyan bir kadın çıkıyor, karşımıza. Kız isteme, görücü ile evlenme, cinsel bunalımlar, avrat oynatmalar, adam öldürmeler, yaralamalar, —bir tür bağbozumu şenlikleri olan— binlik… Ve en önemlilerinden biri: Ses saklama. Ses saklama, —bugün bile az da olsa geçerli— gelinin kaynatası yanında konuşmaması geleneğidir. Bu bakımdan yapıt, bir töre romanı niteliği de taşıyor.
İşte bütün bu gelenekler, göreneklerdir ki «en masum sevgilere bile yasaklar getirmiştir.» (s. 62) Bu cinsel doyumsuzluklar, topluma kaçgöçü getirmiştir. Kadın yüzünden kavgalar olur, adamlar yaralanır. Abdullah Rıza’nın ablası evlendikten sonra, ağabeysinin düştüğü ruhsal durum ve evlenme isteği bile, biraz Freud kokar.
Nedir ki, bütün bu yasaklamalara karşın doğa buyruğunu yürütür; kaçamak seviler sürer gider. Bunlardan birini de Abdullah Rıza, henüz yeniyetmeyken yaşamıştır. Diyebiliriz ki, Yarınları Beklerken’ de —babadan sonra— Çizilen en canlı tip, Selma’dır. Selma, yaşça Abdullah Rızam dan büyüktür ve hep o, istekli, hep o etken durumdadır. Hep o ister öpüşmeyi, birlikte ırmağa girmeyi.
Yalnız Selma’nın değil, altmışa yakın kişinin adı geçer, yapıtta. Bunların en unutulmazlarından biri de, Loğmen dir. Asıl adı Osman olan Loğmen, bir bilge kişidir. Doğa üstüne, tanrı üstüne, yazgı üstüne bilgece sözler söyler. Herkesi ağzına baktırır. Büyük bir saygı uyandırır çevresinde. Loğmen’in karşıt tipi, Hafızağa dır. Hafızağa, kitapta belirtilmiyor, ben sonradan öğrendim— mahallenin imamıdır. Hafızağa, herşeyin Tanrı’dan geldiğini söyler, yazgıcıdır.
Şunu da söyleyeyim ki. Yarınları Beklerken’de adı geçen kişiler adı anılacak gerçek kişilerdir. Olaylar da gerçek. Nereden mi biliyorum? Bir kez bu adların bir bölüğü akrabamdır. Örneğin, Hacelaların Faruk, Refiga, Ale-fendi (Faruk’un annesiyle babası ki, 1942′de biz onların evine inmiştik) Enver, Bunlar, Abdullah Rıza’nın ana soyu Dedeler e de akraba düşerlermiş. Sonra sordum soruşturdum: Kitapta geçenlerin hepsini, Miçav’ın Ahmet’i Öte-geçeli Ceritler’in Ümmüs’ü, Uluyusufların İhsan efendi’yi hepsini, hepsini, Avanoslu akrabalar tanıyorlar ve olayları onaylıyorlar. Bu yazının duygusal olmasının bir nedeni de bu işte. Dahası var; sonra söyleyeceğim.
Kitaptaki yan bilge kişilerden biri de, arabacı Çarıklıların İbrahim’dir. Yörenin tarihsel değerini bilen tek kişi odur. «Tarih gönülü değerini bilene tarih, bütün bu topraklar» der. (s. 71). Onun dediği değer, yıllar sonra bilinmiştir. Bugün o yöre, Kapadokya, Türkiye’nin bir numaralı turistik bölgesidir.
Geçen yıl Ahlat’a gittik. Birkaç saat kaldık. Bir zamanların Avanos’unu yaşadım orada. Kapalı bir tutumsal düzen içinde yaşıyor; kendi ürettiğini kendi tüketiyor. Bağlı bulunduğu Bitlis’e, Tatvan’a bir yolu bile yok. Bir zamanlar Avanos da öyleydi. Gece yarısı Himmetdede’de trenden inilir, varsa posta arabasına binilir, arabaların gide gele yol ettiği bir toprak yoldan altı saat gidilir, Avanos’a öyle’ varılırdı. Bugün de Ahlat öyle. Bütün Van Gölü nü dolaşacaksın da Ahlat’a ulaşacak, o eşi bulunmaz sin taşlarım, kümbetlerini, anıtlarını göreceksin. Bir zamanlar ki Avanos’u anımsadıkça, buraların bir gün ulusal parklarıyla, tarih değerleriyle bir turistik bölge ve kentin çağdaş bir kent oluşunu düşledim. Dönelim gene Yarınları Beklerken e. Burada kitabın diline değinmeliyim. Abdullah Rıza Ergüven, bugüne değin niçin düzyazı yazmamış, bilmem. Çok güzel, çok akıcı, şiirsi bir dili var. Tümceleri kısa kısa. Uçu uçu veriyor okurken. Öylesi yeğni (hafif) bir dil. Üstelik şiirsi. Loğmen dışında, hiçbir konuyu derinliğine işlemiyor. Hele lafı uzatmıyor. Değini değiniveriyor. Sanki herkes Avanos’u bilirmiş, ya da bir Avanosluya anlatıyormuş gibi. Sanki herkes, tandır ekmeği pişirmesini, hah kesmesini, çömlek yapmasını, pekmez kaynatmasını biliyormuş gibi.
Yerel dili de çok güzel, yerinde ve ölçülü kullanıyor. Birtakım yerel sözcüklerin anlamını bile vermemiş «boyam» gibi okuyuş «selek» gibi, bakımından iyi de olmuş. (Belki sona bir küçük sözcükçe konabilirdi?)
Yarınları Beklerken, iyi bir belge değeri de taşıyor. Yazar, şöyle bir değinip geçtiği konuları ve ötekileri ayrıntılarıyla betimler ve öykü biçiminde yazarsa, belgelik tamamlanmış olur.
Yazdıklarımı bir kez daha okudum ve anladım ki, yapıtı iyi yansılamamışım. En iyisi, siz kendiniz okuyun daha iyi.
Ha, bakın az daha unutuyordum! Bıldır ortanca oğlum, evlendi. Avanoslu bir gız aldı. Damadım gibi (evet, o da Avanoslu), gelinim de Avanoslu. Hem kim çıktı, biliyor musunuz? Loğmen’in torununun kızı. İki ay önce bir torunumuz oldu. Yani, Loğmen’in torununun torunu, benim de torunum oldu. Gel de duygusal olma şimdi!

Satı ERİŞEN